Motor Sporları ve Otomotiv Haberleri

Aras Dinçer: Devlet Şehir Tiyatroları sunar: Bir Boğaziçi Rallisi rüyası…

Aras Dinçer/Avrupa Ralli Şampiyonası

-Sanırım İngiliz’lerin idi- çok doğru bir laf vardır: “Türkler’in en sevilen yanı, çabuk unutmalarıdır” derler. Bunlar da unutulacak, gidecek. Tozu-pisliği halının altına süpürmeye devam yani… 5 Ağustos 2010’da TOSFED olağanüstü toplantılarının kararlarını gördük. Sayın Oyman Atabay’ın, etik olmayan davranışlar sebebi ile görevinden uzaklaştırılmış olduğunu okuduk. Oyman Atabay’ı değerlendirmek benim haddime düşmez ama, benim hayatım boyunca gördüğüm en beyefendi, en şeffaf, en etik davranan insanlardan biri olan Oyman Bey, etiğe aykırı ne yapmıştır gerçekten merak ettim ben? Hadi, olayların buraya kadar olan kısmı tanıdık geldi diyelim… Sonrasındaki senaryo güler misin ağlar mısın misali bir tiyatro. TOSFED meydan okudu, “Elinde yolsuzlukla, arsızlıkla ilgili bilgi ve belge bulunan bana başvursun” dedi. Yahu TOSFED ile ilgili belgesi olan, tutup o belgeyi TOSFED’e götürür mü? Kimse bir şey götürmedi tabii… Ama TOSFED ile ilgili iddialarda bulunan zümrenin önünde alternatif bir yol var: Yargı… O halde o yol seçilseydi de, ya TOSFED kendisini aklasaydı, ya da kimin haklı, kimin haksız olduğunu biz “marabalar” da görebilseydik. İddialarda bulunan kişiler neden bu yolu seçmiyorlar, o da ayrı bir tuhaf durum. Öbür taraftan, sporcu tayfasından kodaman ağabeylerimiz eleştiri bulutlarını yolluyorlar her fırsatta. Her kafadan bir ses…

Sadece bunları düşünmek bile ne kadar karıştırıyor insanın kafasını gördünüz mü? İşin politik kısmı artık iyice mide bulandırıcı hale geldiği için, sportif kısmıyla devam edelim istiyorum.

Öncelikle, yıllardır süregelen bir isim kaosu vardı. Bu yarışın, Rally Of Turkey’in ve İSOK’un ulusal İstanbul Rallisi’nin isimleri senelerdir hep karıştırıldı. Nihayet bu sene kesin bir ayrım yapıldı ve WRC yarışımız Rally Of Turkey oldu, bazı münafıkların ısrarla “eereecee” dedikleri Avrupa Şampiyonası yarışımız nostaljik ismiyle Boğaziçi Rallisi adını aldı, ulusal yarış da İstanbul Rallisi olarak kaldı. Bu isim düzeni bozulmamalı bence.

Boğaziçi Rallisi’nde görüldü ki, son 11 yılın en yüksek puanını alınmış olması, bazı gerçekleri gizlemiyor. Yarışın kurgusu ve parkur yapısı, ne kadar tadına doyulmaz bir lezzet verse de, start ve finişteki fiyaskolar da, bir o kadar utanç verici idi. Öncelikle Bağdat Caddesi’ndeki start organizasyonu için, insanları çileye sürükleyen bir yöntem izlendi. Hiçbir duyuru yapılmamış, olacak bitecek her şeyden bihaber insanlar, caddenin kapatılmış trafiği yüzünden sahil yolunda saatlerce beklemek zorunda kaldılar arabalarında. Tabii starta giden otomobiller de aynı trafikten geçince, kimseye bir faydası olmayan bir tablo çıktı ortaya. Bağdat Caddesi’ndeki start noktasına ulaşmak için onca alternatif varken, böyle çağdışı bir yöntem izlenmesi, hem insanları motorsporlarından nefret ettirdi, hem de bizleri utanca sürükledi. Çünkü o yol, bizlerin keyfi için kapatılmış gibi göründü insanlara. Trafikte o sıcakta arabanın camını açmaya bile utandık, birçok arkadaşımız starta yetişme stresine girdi. Bu iş, cadde tamamen trafiğe kapatılmadan yapılsaydı, startlar kaldırıma kurulacak basit bir tak üzerinden verilseydi, caddeye varış için de, sahil yolunun ters istikametinden bir şerit açılıp, caddeye yakın bir noktada start öncesi toplanma alanı kurulsaydı, insanlara bu eziyet yaşatılmazdı. Maalesef otomobil sporu büyük kan kaybetmiştir o gün… Hadi oraya kadar geldik, motorsporlarını Bağdat Caddesi’ne getirdik, bari bir süre caddeden devam etseydi güzergah… 10 metre gidip sola döndük, cadde madde kalmadı. Çok tuhaf bir durum oldu bu… 3 gün yarışıp, finişe ulaştı insanlar. Ne yazık ki, ve bunu üzülerek söylüyorum, TOSFED yetkilileri, son etap sonundaki klasmana bakma zahmetinde bile bulunmadan, bildiklerine göre bir klasman yaptılar ve o klasmana göre kupalar dağıtıldı. Tabii birçok ekibin kupaları ya verilmedi, ya da yanlış verildi. Bazılarına taktan geçmek bile çok görüldü, apar topar toplanmıştı finiş takı. Aramızda kupa almaya çok takmış arkadaşlar var, doğrudur. Sırf kupa için yarışanları bir kenara bırakırsak, bu yapılan muamele, en basitinden emeğe saygısızlıktır. 3 gün tozun toprağın içinde canınızı dişinize takıp yarıştıktan sonra, finişte “Kupa kalmadı, kova verelim size” sözleriyle karşılaştığınızda, kimin canı sıkılmaz, kim sinirlenmez? Her yarıştan sonra, klüpler eleştiriliyor, rallilerdeki hatalar yüzünden. Ama TOSFED’in rallisinde bunlar oluyorsa, klüplere kim ne desin artık… İmam bunu yaparsa, cemaatten ne bekleyebilirsiniz?

Yarışta Luca Rosetti’nin üstünlüğünü görmüş olsak da, bana öyle geldi ki, yatırım yapılırsa, aradaki kalan o “sihirli” farkı kapatabilecek pilotlarımız var bizim de. Rosetti dediğiniz adam, dünyanın her tarafında IRC pilotlarını yenebilmiş ve yarışlar kazanmış bir pilot. Hızı ve tecrübesi tartışılmaz. İtalya’nın en iyilerinden… Yine de, çok çalışarak, bazı imkanları bir araya getirerek, ve paçasından tutup tekrar aşağı çekmeyerek, biz de bu ayarda pilotlar çıkarabiliriz. Şu an yaş olarak buna elverişli ve bu potansiyele sahip pilotlarımız var, Yağız gibi, Murat gibi, Emre gibi… Serkan Yazıcı’nın Mümtaz Başkan’a açık mektubundaki ifadelerine katılıyorum. Yağız ve Emre’nin Ford çatısı altında daha fazla desteklenmesi, Murat’ın Sliven’deki Pirelli Star Driver seçmelerinde gösterebileceği üstün bir performans, yeni bir Volkan Işık devri yaşatabilir sporumuza belki. Bu arada Serkan Abi’nin mektubunun ardından ortaya çıkan diğer mektuplar da, regrouping noktalarında çalkalanıyor, kulaklarımıza inanmakta güçlük çekiyoruz…

Mektup demişken, gerek yarışlarda, gerekse dostlar arasındaki muhabbetlerde hemen herkes bana aynı şeyi söylüyor: “Şunu da yazsana, bak böyle böyle böyle, yaz bunu vs. vs… Ben nacizane kendi fikirlerimi yazmakla beraber, belli insanların fikirlerine de saygılıyım ve üzerinde düşünmeye değer buluyorum. Fakat her söyleneni de yazarsam, bu yazılar sebze çorbasına döner. Dolayısı ile, rallidergisi olarak çığır açan, müthiş bir amme hizmetine başlıyoruz!! “Okur mektupları”… Söylemek istediklerinizi, lisan-ı münasip sınırları içerisinde ve isminizle e-mail hesabıma göndermeniz durumunda, mektubunuz imzanızla beraber, harfiyen bu köşede yayınlanacaktır.

Boğaziçi’nin ardından, Bolu yollarına koyulduk, Hitit Rallisi’ni yaptık. Bu parkuru ilk defa geçmiş bulundum ve gerçekten çok keyifli etaplar olduğunu gördüm. Yarışın kurgusu da geçen sene ile benzerlikler taşıyordu ve yerli yerindeydi. Her zaman şunu söylüyorum, Türkiye’de yarış organizasyonları artık ikiye ayrılıyor: ANOK yarışları ve diğerleri… Yine de bu seneki Hitit Rallisi’nde biraz paralize gördüm sanki organizasyonu. Aşırı sıcak ve ramazanın ilk günleri olmasından da kaynaklanıyor olabilir belki, ama ANOK standartlarına uymayan bazı aksaklıkları görmek beni şaşırttı. Özellikle güvenlik anlamında… Etaba son anda giren TRT araçları, görevlilerin geç gelmesinden dolayı iptal edilen 2. etap vesaire… TRT’ye göre program yapılınca, start iftar ile çakıştı, bu da ilgiyi azalttı. Geçen seneki ve bu sene tırmanma startındaki coşkuyu göremedik o yüzden. Bunların dışında, özellikle gözetmenlerin performansı yine takdire layıktı. Agah Abi, Meriç, Onur gibi işini düzgün yapan isimlere, Mazhar Abi de desteğini verince, alışıldık organizasyonel tuhaflıklar görülmedi. Bu yarışta özellikle altını çizmek gereken ekip, Fiesta R2’leri ile Emre ve copilotu sevgili Erdener idi… Parkur karakteri hızlıdan biraz teknik’e kayınca, Emre soluğu Evo’ların ensesinde alıyor. Seyirci etabında kapımızın açılmasının ardından, hışımla start aldığımız Hitit Rallisi boyunca, hiçbir mekanik problemimiz olmadı, lastiğimiz patlamadı, hasta olmadık, hiçbir şey ters gitmedi ve ben de, Menderes de bu duruma hayretler içerisinde kaldık. 7. etapta karşımıza çıkan bir ceylan yavrusu için ayağımızı gazdan bir anlık gazdan çekince, yine çok şanssız bir yarış çıkaran Dağhan’ın 0.4 saniye gerisinde kaldık. Minik ceylanın ezilmemesi elbette her şeyden daha önemliydi. Sezon başından beri peşimizde dolanan kutup ayılarını, son iki yarışın bahtsız bedevisi Dağhan ve Ahmet Abi’ye emanet ederken, Şimşek Hoca ile girdiğimiz genel klasman düellosunun da her saniyesinden keyif aldık. İnşallah bu didişmeler ileriki yarışlarda da devam edecek, Şimşek Hoca ve Emire ile rekabet etmek keyifli…

Hitit’i de geride bıraktıktan sonra, geldik Bozhane’ye. Geçen sene tüm kategorilerde şampiyonluk hesapları Bozhane’ye kalmıştı ve herkesin puanları neredeyse eşitti. Bu sene işin sportif tarafında daha az heyecan olsa da, klasik uzun Bozhane parkuru olunca, adrenalin ve seyir zevki yükseliyordu elbette. Biz de kapsamlı bir seyir planı ve kadrosu oluşturmaya karar verdik. Cumartesi günü telefon trafiği yapıldı, hatta seyir planı cumartesi akşamından başladı. Mübarek ramazan ayları sebebiyle, alkolsüz bir Nevizade masası kuruldu, bendeniz, Osman Tüter ve Serkan Duru tarafından. Gecenin sürprizi olarak Onur Aslan dahil oldu. Yemekli-nargileli gecenin ardından evlere dağıldık. Ertesi gün için, üçümüze ek olarak, Menderes Okur, Hakan Kargın, Gökhan Saraçoğlu, çekirgemiz Orçun Polat gibi isimler de davet edildi. Bu kadroya yarış günü Burak-Murat Söğüt kardeşler, Deniz Baykal, sponsorumuz Çebi’nin yetkilileri de katılınca, goy goy tavan yaptı tabii. Ancak bütün yarış izleme hevesimiz, daha antremanların 2. çıkışında bir kez daha kursağımızda kaldı. Parkurdan en az 10 metre uzakta ve yangın söndürme aracının hemen yanı başında olmamıza rağmen, ısrarla o noktadan yarış seyredemeyeceğimizin söylenmesi, hayatımda ilk defa, bir yarışı ortasında bırakıp eve dönme isteği uyandırdı. Duygu Abla ve Şevki Abi’nin başına gelenler de üzerine eklenince, yarışın kalanını izlemeyip, tavuk yemeye gittik. Sanki Bozhane’yi seyretmeye ikibin kişi gelmiş gibi, sanki yolun 1 metre kenarında duruyormuşuzcasına böyle tuhaf bir zorlama ile karşılaşınca, o sıcakta insanın tepesi atıyor doğal olarak. Hiç istisnasız söylüyorum, Türkiye’de parkur güvenliğini sağlayan ve yarış direktörlüğü yapan arkadaşların (daha önce gidip görmüş olanları tenzih ederim) acilen gidip, İtalya’da, Portekiz’de, Finlandiya’da bu iş nasıl yapılıyor görmeleri gerekiyor. Çünkü bu iş böyle OLMAZ! Oraya gelip yarış izleyen insanların kim olduğu zaten belli. O gelen bir avuç insanı da, “orada durma, buraya bakma” diye rahatsız etmeye kimsenin hakkı yok. Hele hele, bizim durduğumuz yer gibi güvenli bir noktada duranları. Tamam, elbette yarışın ve insanların güvenliğini tehlikeye atan kişiler uyarılsın. Ama biraz insiyatif verin insanlara yahu, yarış izlemeye gelenlerin hepsi zaten yarışçı. Başka seyirci yok ki. Bu kafayla olmaz da zaten. Seyretmeye gelen kimse, böyle bir muamele sonrası bir daha yarışa filan gelmez. Durduğumuz yer güvenli bir nokta olmasa, yanı başımızda yangın söndürme aracı durmazdı herhalde… Akıl var, mantık var, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, bu kadar olmaz yahu… “Gidin izlemeyin” desinler oldu olacak…

Yarışın izlediğimiz kısmında, Ümit Kemal’in daha bir hızlanmış olduğunu gördük. Aslan Acar beklentilerin üzerine çıktı Maxi Megane ile. Bülent, hep istediği Subaru’ya kavuşmuş ama lastiklerden yana bahtsızdı. Tibet, önümüzde okkalı bir spin attı. İkinci çıkışta da atmış ve grubundaki bayan pilotlar da bu ikramı geri çevirmemiş, kesmişler cezayı, ellerine sağlık… Serhat-Ünal Hocaların öğrencilerinin çizgilerini şaşkınlık içinde izledik, hiçbiri birbirini tutmuyordu… “Erenlerin işine karışılmaz” dedik, devam ettik…

Şimdi önümüze Eskişehir heyecanı var. Çok keyifli bir yarış olacak gibi görünüyor. Bakalım ESOK kadrosu bu sınavı nasıl verecek… Aslında Eskişehir’den önce malum Yeşil Bursa vardı ama, bayram ile alakalı sudan bir sebep yüzünden yarış ertelendi. Geçen sene aksaklıklar yarış sırasında başlamıştı, bu sene daha yarış başlamadan, erteleme geldi. Bu yarışın bayram öncesine denk geleceği,Hz. Muhammed’in peygamberlik kariyerinin ilk yıllarından beri belli olmasına rağmen, bu tarihe kondu bu yarış. Şimdi de her şey alt üst oldu. Mahalli ralliler, kroslar, hepsi karman çorman edildi.

Gelelim esas önemli konuya… Bozhane Tırmanma’daki kazadan çok ucuz kurtulan Duygu Abla’mız ve Şevki Abi’mize en içten geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum. Seslerini duyabildim, iyiye gidiyor duurmları. Kırık-çıkık olmaması sevindirici. Çağrı’nın oraya kadar gazlamasının sebebini anlayamamış olsam da, O’na da geçmiş olsun diyorum. Bir geçmiş olsun da, Ka Challenge yıllarında ilk copilotluk derslerimizi aldığımız Cihat Abi’ye. Onun da durumunun iyiye gittiğini gördüm ziyaretimde. Benim için önemli üç insanın iyi olduğunu bilmek, bu haftanın en güzel haberi oldu benim için.

Hatalıysam: arasdincer@rallidergisi.com

Son Haberler : Aras Dinçer

Yukarı
%d blogcu bunu beğendi: