Aras Dinçer : Seçimler, Yeni FIA Kararları ve İtalyan İşi Şampiyonluk

Aras Dinçer

Başlıktan da anlaşılacağı gibi, gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında hareketli günler yaşıyor ralli sporu. Hareketli derken, müthiş çekişmeli ralliler, yeni gelen fabrika takımları veya FIA’nın hayatı ucuzlatan mucize formülleri gibi bir gelişme filan yok. Hareketin kaynağı, daha ziyade kaos, şahsi çekişmeler ve ralli sporunun hem ülkemizde hem de dünyada geri gidişi maalesef.

Türkiye’den başlayacak olursak, iyi haberler yurt dışı yarışlardaki başarılarımızdan geldi. Uzun yıllar sonra bir dizi uluslararası başarı kazanıldı rallide. Ford Türkiye’nin, Yağız ve Bahadır ile kazandığı Doğu Avrupa Ralli Kupası, çok prestijli bir FIA ödülü olmasa da, yine de azımsanacak bir başarı değil. Ne olursa olsun, mücadele edilen Bulgar ve Rus ekiplerin, uluslararası deneyimleri ve asfalt üzerindeki süratleri oldukça yüksekti. Sezona çifte hedef ile giren Ford takımı, Türkiye Ralli Şampiyonluğu’nun zora girmesi ile, 3 yarışlık yurt dışı maratonuna, bir taşla iki kuş vurmak için çıkmıştı aslında: Hem Doğu Avrupa Ralli Kupası’nı kazanmak, hem de getirilecek puanlar ile Türkiye Pilotlar Ralli Şampiyonluğu’nu tekrar kazanmak. Açıkçası, ilk yarış olan Yalta Rallisi’nin start listesi, hiç de öyle birincilik hayalleri kurulacak gibi değildi ilk bakışta. Ama rakiplerinin hataları karşısında, sürat-güvenlik dengesini çok iyi kuran bir stratejiyle yarışan Yağız ve Bahadır, yarışı kazanarak hem sporumuzun tarihine geçtiler, hem de Türkiye Ralli Şampiyonluğu için gerekli puanları cebe atıp, Luca Rosetti ile kafa kafaya geldiler Ukrayna’da. Bence böyle bir durumu hiç beklemiyordu Luca Rosetti. Sonrasında Sliven’de kıymetli puanlar ve Sırbistan Rallisi’nde Bulgar pilotların inanılmaz hatalar ile yaptıkları kazalar, Doğu Avrupa Ralli Kupası’nın Ford Türkiye-Yağız ve Bahadır’ın ellerinde yükselmesini sağladı. Boğaziçi Rallisi’nde müthiş bir sürat göstererek avantaj kazanan Yağız, asfalt yarışlarda inanılmaz bir form göstermedi belki. Ama uluslararası bir şampiyona nasıl kovalanır, strateji seçimi ve uygulamasının önemi gibi konularda, büyük bir tecrübe edinmiştir mutlaka.

Bu arada, Nejat Avcı’nın Avrupa F2 Şampiyonluğu ile kıyaslandı bu zafer uzun süre. Hatta bazı münafıklar, “Türkiye’nin rallide ilk Avrupa şampiyonluğu-birinciliği” gibi saçma sapan lakırdılarda da bulundular. Elbette elde edilen “Doğu Avrupa Ralli Kupası” (Tam ismi bu, bir şampiyona değil) gurur verici bir başarı. Ancak 1997 senesinde, Avrupa Ralli Şampiyonası’nın en zor dönemlerinde, Nejat Avcı-Levent Gür’ün bir sezonda 16 rallide start alıp, 16’sını da bitirdikleri bir performans sergileyerek kazandıkları F2 şampiyonluğu, kabul etmek lazım ki, çok daha zor bir hedef idi. Madeira’dan Almanya’ya, Halkidiki’den, Polonya’ya kadar, Avrupa’nın en kalburüstü ralllerinde yarışarak kazanıldı o F2 şampiyonluğu. Bunu ayrı bir yere koyalım, fakat inanıyorum ki, gerekli desteği bulursa, Yağız bundan da iyisini yapabilecek kapasitededir.

Sonra geldik Bursa’ya. Ege ve Eskişehir rallilerinde Luca Rossetti’yi izleme fırsatı bulamamıştım. Daha önce izleme şansı bulduğum yurt dışı asfalt rallilerde de Rossetti yoktu. Bursa’da açık ve net şekilde görüldü ki, İtalyan, asfaltta çok, ama çok, ama çooook hızlı. Zamanında kazandığı Ypres, Madeira, Antibes gibi rallileri kimse ona altın tepside hediye etmemiş belli ki. Adam asfaltta hızlı, hepsi bu. Ancak bir husus daha var ki, 2012 Türkiye Ralli Şampiyonası faslını, çok basit bir şekilde özetliyor: Luca’nın elinde, asfalt süratinden daha değerli bir şey varsa, o da toprak sürati değil, tecrübesidir. İtalyan, o saçları boş yere ağartmamış. Bence hesaplarında olmayan tek şey, Yağız’ın Yalta galibiyeti idi. Sezona yeni bir otomobille, ama panik yapmadan, top-tüfek atak yapmadan başlaması, rekabeti tanıyıp, analiz etmesi, ilerleyen yarışlarda son yarışın asfalt olduğunu bilerek davranması, hatta yolda kalacağı bir yarışı bile hesaba katması ile, Luca Rossetti, sezonun fotoğrafını daha aylar öncesinden çekmiş gibi yarıştı bu sezon. Ve finalde, rakibini en zayıf olduğu yerde, asfaltta kıstırdı. Ben inanıyorum ki, Yağız bu sene Luca’nın süratine değil, tecrübesine yenildi. Ki, kendisi bile bu rekabetin kendisine kattıklarından çok memnun olduğunu söylüyor. Bu sezon gördüklerini, öğrendiklerini düşündüğünde, bu ikinciliğin, önceki şampiyonluklardan bile değerli olduğunu anlayacak kadar olgun bir pilot Yağız.

Yeşil Bursa Rallisi’nin diğer hikayelerine gelmeden önce, antiparantez ufak bir fikrimi söylemek istiyorum: Sezon boyunca, Volkan IşIk ve Burak Çukurova’nın Skoda’larını, asla Luca’nınkinin kondüsyonunda görmedim. Aynı ekipten servis alıyor olmalarına rağmen… Yarışı farklı etaplarda takip ettim. Artık azalan ama yine de varlığı her zaman belli olan klasik Bursa seyircisinin yanı sıra, İstanbul’dan da ciddi seyirci katılımı vardı etaplarda. Bu sene Renault’nun ana sponsor olması, yarışın standartlarının biraz daha yükselmesine vesile olur diyer düşünüyordum. Ancak tanıdık Bursa manzaraları vardı yine etaplarda: Saçma sapan gazlayıp, takla atan öncüler, bant çekilip, kaderine terk edilmiş, kimsesiz sapaklar, kötü düzenlenmiş normal etap zamanları… Takla atan öncü, 00… Yani tek sıfır gibi, hızlıca gitmesi gereken öncü değil. Hangi akla hizmet 00 takla atar, dünyanın neresinde görülmüştür, onu da anlamak mümkün değil. Sponsorun verdiği arabayı parçalayıp geri vermek, sporumuzun imajı açısından, eminim çok faydalı olmuştur. Normal etapların bir kısmı, aşırı trafikten geçtiği için, zaman olarak yetersiz kaldı. Yarışmacılar da gereksiz yere gerildiler bu yüzden. Bazı normal etaplarda ise, gereksiz yere bol vakit verildiği için, ZK önlerinde uzun zaman beklemek zorunda kaldı ekipler. Kimsesiz sapakları ben Yılmaz Köprücü’ye bizzat söyledim. “Birşey olmaz, oralardan hiç araba çıkmadı sabahtan beri” dedi, “peki abi, anladım” dedim ben de… Yılmaz Abi’den iyi bilecek değilim bu işi nihayetinde.

Yarışın mücadele tarafına bakarsak, öncelikle ağır bir kaza geçiren Buğra ve Burak’ı Allah korumuş, çok şanslılar. Otomobilin tavanı fena katlanmış çünkü. Bu yarışa Fiesta ile giren Yiğit ve Efe için uçtular deniyor ama, işin aslı frenajı kaçırıp, askıda kalmışlar. Otomobilde çizik yok, gösterdikleri sürat ise nefis. Adam olacak çocuk bokundan belli olur, gelecek vaat eden her gencin başından geçecek böyle şeyler. Orhan ve Emre’nin, sezon boyunca toprak performansları hakikaten yüksekti. Fakat bu yarışta gösterdikleri asfalt performansları, topraktakini bile gölgede bıraktı. Asfaltta ralli seyretmek pek heyecanlı değildir, ama Fiesta R2’leri ile her geçişleri, izleyenlerde heyecan yarattı. Yarışta esas vukuatlar yine Sınıf 3’te yaşandı. Eski ismiyle Grup N şampiyonluğu için, Hakkı, Uğur ve Sabri, sağolsunlar sezon başından beri birinciliği birbirlerine hediye ediyorlardı. Ama artık bu yarış ikramlar zirve yaptı, altın tepsiyle gönderilmeye filan başlandı. Uğur oyundan düşünce, Bursa’ya Hakkı ile Sabri’nin mücadelesini izlemeye gittik ama kimin şampiyon olacağına biraz da Uğur karar verecekti aslında. Yarışın ilk günü Uğur her zamanki süratinden yavaş, Hakkı da her zamankinden hızlı davranınca, Sabri taca çıkar gibi oldu. Pazar sabahı Uğur temposunu arttırıp Hakkı’yı geçince, bu defa Sabri pozisyonunu koruyup, birinciliğe gider duruma geldi. Öğlene doğru da Sabri’nin Subaru’sunun turbosu cofladı ve yapılan tüm müdahale, elektro şok, vurdurma gibi operasyonlara rağmen, motor can verdi ve yolda kaldı Sabri ile Ufuk. Buradan Hakkı’yı ve kocaman kopilotu Hakan’ı bir kere daha tebrik ediyorum. Bir başka cömert insan, Tezcan da, sezon başından beri etrafa saçtığı puanları Bursa’da da şeker dağıtır gibi dağıttı. Yolun ortasındaki taşa, Clio’nun karterini nişanlayınca, sınıf birinciliğini hediye etti Burcu’ya.

Yeşil Bursa’yı kısa keselim, aydın havası olsun. Biraz da seçim ortamına göz atalım. Şurada kaldı bir hafta. Saklayacak bir şey yok, 3 aday adayı vardı, kala kala 2 gerçek aday kaldı elimizde. Yalçın Arsan, demokrasi mevtası oldu. Ben, Türk motorsporları camiasında, başkanlığa aday olması için Yalçın Arsan’a güvenmeyen 25 kişi bulunduğuna inanmıyorum, bu bir… İkincisi, kamuoyunda itibarı ne seviyede olursa olsun, belli bir kitlenin desteğini almış bir aday adayına referans olmayan ve seçimde oy kullanacak olan o delegelerden, sadece 25 kişi çıkıp da, “yahu burada bir adam daha var, bu ne olacak, bu adamı nasıl aday yapabiliriz” diye düşünmüyorsa, o delegelik sistemi de, o adaylık prosedürü de olmaz olsun. Bu ayıp bize yeter…

Şimdi önümüzde eğrisiyle doğrusuyla iki aday var. Daha doğrusu iki ayrı kutup. İşin ilginç yanı, iki kutup da, yani mevcut federasyonun halefi konumundaki Berberoğlu cephesi de, muhalif konumdaki Çiftçi cephesi de, aynı şeyi söylüyor: “Bu düzen, gidişat değişecek” Burada bir tuhaflık var. Muhalif de, halef de, düzenden şikayetçi??? İyi niyetle düşünelim, iki tarafın kadrosunda da çok değerli isimler var. Mevcut düzenin dar vizyonunu genişletebilecek kapasitede isimler bunlar. Hangi taraf seçilirse seçilsin, önünde 4 yıl olacak. Ama… Şu an sadece kadrolar var, esas sorun o. Sporumuzda durum nedir, teşhis nedir, plan nedir, çözüm nedir, bu konularda açık fikirler ortaya koyan tek aday adayını zaten seçimin dışında bıraktık. Neden adaylar açıkça bu konularda kamuoyunu bilgilendirmiyorlar, anlamıyorum? Bakın delegeler demiyorum, “kamuoyunu…” Çünkü bazı delegeler bağımsız iken, bazıları ise kulüp temsilcilerinden oluşuyor. O temsilciler de, adı üstünde, kulüplerini, yani kamuoyunu temsil ediyorlar. Sayın başkan adayları, kadro açıklayacaklarına, delegeleri bölgelerinde ziyaret ederlerken, bu ziyaretleri kamuya ilan edip, herkese açık yapsalar… Adayların bölgelerinde toplantılar düzenleyerek, projelerini, teşhislerini ve tedavilerini açıklasalar… Kulüpler de bu aydınlatma doğrultusunda, kendi içlerinde toplanarak bir oy birliğine varsalar… Bağımsız delegeler de kendi içlerinde muhakeme yaparak, ona göre oy verseler… Daha sağlıklı bir seçim olmaz mıydı? Bunun yerine, şu an göründüğü kadarıyla, -hatır gönül işlerini ve farklı motivasyon faktörlerini saymazsak- sadece tek bir kriter var seçmenlerin önünde oy vermek için: memnuniyet. “Biz bu düzenden memnunuz, bu düzen korunsun, bu kadar spor, bu kadar yarış, bu kadar tanınırlık bize yetiyor” diyenler bir tarafa oy verecek, “yeter artık, 15 yıldır mehter takımına döndük, 2 ileri – 1 geri, değişim lazım” diyenler diğer tarafa oy verecek. Yalnız bu noktada bir yutkunmam lazım. Halef kesime dair, eski düzene devam edileceği şeklindeki teoriler, Ercan Kazaz’ın oyuna girmesiyle, değişebilir. En azından ben, sporun dünya çapındaki doğrularının farkında olan Ercan Ağabey’in, özellikle sporun alt yapısı, yetenekli sporcuların yurt dışında şans bulmaları ve desteklenmeleri konusunda neler yapabileceğini tahmin edebiliyorum. Zira kendisi, 2 yıl önce muhalif grupta yer alan Burcu Çetinkaya’nın menajeri idi ve sporcuya devlet desteği sağlandığı konusunda birçok beyanat vermişti. Böyle bir imkanın gerçekliğinden bahsettiğine göre, bu imkanın genç ve gerçekten yetenekli sporcular için devreye girmesinin yolunu da açabilecektir diye düşünüyorum. Tabii aynı amaç, muhalif kanat seçilirse de geçerli olacaktır şüphesiz… Türkiye şu an uluslararası motorsporları arenasında, Estonya, Katar, Bulgaristan gibi ülkelerin bile çok gerisinde. Beğenmediğimiz Katar’ın bile 1 WRC, 2 MERC pilotu var. Federasyonunun otoparkında 2 Subaru, 2 Mitsubishi var. Kabiliyetli pilotlara, bu arabaları emanet ediyorlar. Bizim yurt dışında başarı göstermemiz için, her iki veya 3 senede, Türk kimlikli, yeni ve genç birer pist ve ralli pilotunu, uluslararası alt serilerde yarıştırmamız lazım. Bu şansı vermeye değecek gençleri bulup çıkarmamız lazım. Bunun için de, 14-17 yaş grubu gençlere, pistlerde, tırmanmalarda, kroslarda ve hatta özel izin ile rallilerde daha fazla direksiyon şansı vermemiz gerek.

Bu da ancak daha fazla organizasyon ile olur. Organizasyon çeşitliliği ile olur. Türkiye Ralli Şampiyonası’ndaki yarışları çitileyip kısalta kısalta bir yere varamayız. Eskisi gibi, 180-200 km etap geçilen, 3-4 değil, 7-8 farklı etapta yapılan, ralli gibi rallilerden oluşsun Türkiye Şampiyonası. Senelerdir aynı etaplarda, cuma antrenman, cumartesi-pazar yarış formatında, 3 ya da 4 etabı 7 kere geçerek ralli yapıyoruz. Zaten ezbere bilinen yollarda, playstation gibi yarışıyoruz. Ondan sonra bir İtalyan gelip, burada yarışıyor, bizim şampiyonumuz ondan hızlı gidiyor, ama şampiyon İtalyan oluyor. Çünkü uzun yarış yapmayı biliyor, tecrübeli… Türkiye Şampiyonası 7 büyük yarıştan oluşsa, bölgelerde de, amatörlere yönelik, İstanbul Kupası benzeri Ege Kupası, Akdeniz Kupası, Anadolu Kupası gibi kısa mahalli rallilerden oluşan organizasyonlar yapılsa, ayın bir hafta sonu Türkiye Şampiyonası, iki veya üç haftasonu da bölgesel yarış olsa… İtalya’da, Fransa’da, İngiltere’de böyle oluyor işte… Oralarda herkes ulusal şampiyona kovalamıyor. Ama yeteneği varsa, destekleniyor ve ulusal şampiyonaya, oradan da uluslararası platforma terfi edebiliyor. Her bütçeye uygun hedefler konabilecek ölçeklerde organizasyonlar oluşturulsa, Türkiye’de bir motorsporları kariyeri oluşturma imkanı doğmuş olacaktır. Bu bölgesel organizasyonlar için kulüplere şartlı destek verilebilir federasyondan mesela.

Velhasıl, sporun başına hangi kesim gelirse gelsin, yeni yönetimin ağzında “her şey çok güzel olacak” vaadi, önünde ise 4 yıl olacak. İki taraf da her şeye sıfırdan başlayıp, değişim geçirmeyi amaçlıyor. 4 yılın sonunda eğer hiçbir şey değişmemişse, elbette buna tepki olacaktır. Gerçi bizim camiamız, araba kullandıklarından çok daha hızlı saf değiştiren, birkaç ay önce bir tarafı desteklerken, şimdi öbür tarafa geçen tiplerin bile farkında değil, buna mı tepki verecekler. İçimizden birçoğu için, sporun geleceği, sahibi olduğu kıçıkırık yarış arabasının direksiyon kutusundan daha önemsiz. Bu saf değiştirmeleri ben hayretle, ibretle ve şaşkınlıkla izliyorum gerçekten.

Son IRC şampiyonu Andreas Mikkelsen/Ola Floene oldu. Tabii bunda Juho Hanninen ve Jan Kopecky’den pek kompetisyon gelmemesi de etkili oldu. Geçtiğimiz yıllarda Peugeot’lar ile IRC kovalayan özel takım pilotları da olmayınca, Mikkelsen’in hızı, IRC’ye fazla geldi. Hatta o kadar fazla geldi ki, Kıbrıs’ta son lupta 2 lastik patlatınca, son etapta arabayı kopilot Ola Floene kullandı, nasıl olsa yavaş gider de lastik patlatmaz diye… Mikkelsen ya çok akıllı, ya da aklını kaçırmış olmalı… Böylelikle IRC, sessiz sedasız tarihe gömülürken, FIA ve WRC semalarından yine acaip kararlar, ilginç kurallar ve beklenmedik haberler gelmeye başladı. Jari-Matti Latvala, etaplarda gösterdiği sürati, Malcolm Wilson’ı satmakta da gösterdi ve VW’e transfer oldu. İnanmakta güçlük çekiyorum, çünkü Alman’lar işlerini sağlama almalarıyla tanınırlar. Zaten Ogier gibi hata yapma riski hala yüksek bir pilot var ellerinde. Sordo, Mikkelsen, Hanninen gibi belli bir sürate sahip ve 2. pilot rolüne uygun sürücüler varken, Latvala gibi ismi “felaket” ile aynı anlama gelen bir pilota ne gerek vardı bilmiyorum? Hızlı pilot başka şey, şampiyon kumaşı başka şey. Ben sadece Latvala’da değil, Hirvonen’de de o kumaşı göremiyorum. Citroen Racing çok zorlanacaktır seneye, ama daha fazla zorlanacak birileri varsa, o da Ogier ve Latvala’nın yarışacakları kasaları hazırlayan kaynakçılar olacak sanırım. Sınırlı bir program takip edecek olan 3. fabrika arabası için en büyük aday Andreas Mikkelsen imiş. Bu arada senelerdir sabrettiği ve adam edemediği Fin pilotlarının en büyük rakiplerine gidişini sessiz sedasız izleyen Malcolm Wilson, hemen bir hafta sonra bir darbe de Ford’dan yedi. Ford, resmi fabrika takımı düzeyinde 25 seneden uzun zamandır yer aldığı WRC’den, ismini çektiğini açıkladı. Lakin, Mini ve Prodrive örneğinde gördüğümüz gibi, Ford çekilse de, M-Sport yoluna devam ediyor. Açıkçası ben Malcolm Wilson’ın Ford çekildi diye öyle bir panik filan yaptığını düşünmüyorum. Ford ismini çekti, ama cismini çekmiyor, hala M-Sport’un tedarikçisi durumunda. Ayrıca kısa vadede dönme ihtimali de yüksek. Üstelik M-Sport’un 16 yıldır tüm dünyaya sattığı çeşitli sınıflardaki Ford yarış otomobillerinin adedi çok, pazardaki yerleri kıymetli. Bu otomobiller doğal olarak mütemadiyen parça ihtiyacı içerisinde. FIA tarafından yeniden yapılandırılan Avrupa Ralli Şampiyonası da M-Sport için iyi bir pazar olacaktır. Fiesta R2’ler ve R5’ler ile yüksek başarı ve satış grafikleri hedeflediklerini açıkladı Malcolm Wilson. Kısacası M-Sport’un ensesi hala kalın…

Yeniden yapılandırılan Avrupa Ralli Şampiyonası dedik de, FIA’nın kararları kuralları değişmeye devam ediyor. Malum, IRC öldü, “New ERC” geldi. Bu vesileyle bizi de sepetlediler takvimden… 90’lı yıllarda olduğu gibi, Avrupa Ralli Şampiyonası’nı, yine Eurosport destekleyecek. Lakin, FIA Eurosport’u, WRC için bir türlü ikna edemedi. Belki de, WRC’nin gitgide daha karışık hale gelmesinden çekiniyor olabilir Eurosport yöneticileri. Çünkü, yine bir dizi yeni kural ve uygulama yumurtladı FIA. Sadece S2000lere açık olan SWRC, sadece 3 sezon koşulabildi ve artık ismi WRC-2 oldu. Oysa, SWRC’ye adını veren Super2000’ler top olmuştu, yok edilmişti FIA tarafından. Üreticilere demişti ki FIA, “Siz bu 2 litre atmosferik arabaları, Super 1600’leri attığınız çöplüğe atın, artık 1.6 turbo motor yapın, adı R5 olsun”. Ama şimdi son karara göre FIA, rafa kaldırdığı Super2000’leri WRC-2’ye dahil etti. Etti ve RRC ve R5’lerin kucağına attı. WRC-2’ye sadece S2000’ler değil, hem R5’ler, hem R4’ler hem de S2000’ler kabul edilecek. Yetmemiş, eskiden PWRC’de yarışan Grup N, dört çeker, sınıf 3 arabalar da artık WRC-2’de yarışacaklarmış, ama onlara ayrı bir kupa verilecekmiş. Ne güzel formül değil mi, RRC, R5, R4, S2000, Grup N, ne kadar 4 çeker varsa, allah ne verdiyse, hepsi paketlenip WRC-2 yapıldılar. İsmi “standart üretim arabalar şampiyonası” olan PWRC ise, 4 çekerlere kapatıldı, R1, R2 ve R3’lere açıldı. R1 neyse de, R2 ve R3’ün standart üretim ile ne alakası var, anlamak mümkün değil. Bu üç sınıfın aynı grupta mücadele etmesini beklemek ise, hiç mümkün değil, ama edecekler. Yani, bütün iki çekerler de paketlenip, buraya atılmış. PWRC’nin ismi de, ayıp olmasın diye, WRC-3 olmuş. Playstation oyunlarının ismine benzettiler en sonunda hepsini… Daha 2 sene önce JWRC kaldırılmış, ismi WRC Academy olmuştu. Önümüzdeki sene Academy kalkıyor, ismi yine JWRC oluyor bu serinin. Bütün 2 çekerler WRC-3 oldu ise, JWRC’ye ne gerek var, kim Junior’da, kim WRC-3’de yarışacak, o da başka bir muamma. RRC’ler mi döver, R5’ler mi döver, onu da kimse bilemiyor henüz… Neyse, bugünlük kararlar ve kurallar bu kadar. Yeni kural ve kararları heyecanla bekliyoruz, her an her şey değişebilir. Sezonun son yarışı Katalunya Rallisi ve şampiyon belli olduğu için heyecan yok sanılıyor. Ama PWRC’de 5 şampiyonluk adayı var.

Hatalıysam:
arasdincer@rallidergisi.com